logo

02/22/2019

“Tarihin Sonu” kavramı tarihin çöplüğüne atılırken…

“Tarihin Sonu” kavramı tarihin çöplüğüne atılırken…

Soğuk Savaşın sona ermesiyle birlikte bir taraftan “Tarihin Sonu” diyerek tüm dünyayı artık sadece tek bir merkezde geliştirilen anlayışın yöneteceğini muştulayan tezler ortaya atılırken diğer taraftan da Soğuk Savaş boyunca oluşan dengeden dolayı sımsıkı kapatılmış pandoranın kapağı ardına kadar açılmıştı. Gelinen noktada tarihin sonu gelmediyse de, tarihin sonu tezlerinin sonuna geldiğimiz oldukça aşikardır.

Türkiye açısından konuyu ele aldığımızda, tüm Soğuk Savaş boyunca reaktif ve eklemlenen bir siyaset anlayışı ile yönetilen ve genelde istikrarsız koalisyon hükümetlerinin yönettiği Türkiye, 1990 ile 2000’li yıllar arasında geçen zamanını terör ve güvenlik sorunları ile geçirerek zayi etmiştir. Bu yıllar arasında bir taraftan karşılaştığı her türden sorunu güvenlikleştiren Türkiye, diğer taraftan çevre siyaseti diye nitelendirebileceğimiz siyasetin merkeze yaklaşması ve merkezin buna karşı geliştirdiği reaksiyon sonucunda artan gerilimli yılların bir sonucu olarak kişi başına düşen milli gelirini 2000 $’ın ötesine taşıyamamıştır. 2000’li yıllar ile birlikte tek partili iktidarlar süreci ile tekrar tanışan Türkiye, Soğuk Savaş sonrasının yeni iklimiyle de doğru orantılı olarak proaktif bir dış siyaset modelini benimsemiştir. Bu kapsamda pasif bir tampon devlet modelinden dünyanın farklı güç merkezleri ile birlikte siyaset geliştiren, ekonomik ilişki oluşturan bir ülke yolunda çok stratejik adımlar atmaya başlamıştır.

Türkiye’nin o tarihlerde başlattığı ve halihazırda artık bir zemine kavuşturduğu bu modelin ne kadar başarılı olacağı hiç kuşkusuz uluslar arası ortama, Türkiye’nin kapasitesine ve geliştirebileceği stratejiye bağlıdır. Türkiye bu kapsamda Soğuk Savaş döneminden farklı olarak etrafındaki komşu ülkeler ile sıfır sorunlu bir dış siyaseti kurgulamaya yönelik olarak başta Suriye, Irak, Gürcistan, Ermenistan, Yunanistan ve Bulgaristan ile yeni sayfalar açmaya ve bu sayfaları hamasetin zehirli dilinden de kurtararak gerçekçi bir zemine oturtmaya gayret gösterdi. Bir taraftan Ermenistan ile koşulsuz müzakerelere başlarken, diğer taraftan Irak ve Suriye ile ortak Bakanlar Kurulu toplantıları düzenlemeye başlamıştı. Bu kapsamda milli gelirinde de ticarete bağlı olarak ciddi yükselmeler oluştu ve 2000’li yılların başlarındaki kişi başına düşen milli gelir 2010’lu yıllarda 10.000 $ seviyelerine kadar yükselmeye başladı.

Özellikle Soğuk Savaş döneminin en büyük rakibi ve ötekisi konumuna oturtulan Rusya ile geliştirmiş olduğu ikili ilişkiler Batı mahfillerinde “Türkiye eksen mi değiştiriyor?” şeklindeki manipülasyonlar ile kopartılmak istenildi. Türkiye ise bu hamlelere ‘küresel ortak çıkarlar topluluğu’ diye nitelendirebileceğimiz ilişkileri oluşturarak karşılık vermek istedi. Bu kapsamda başta Rusya Federasyonu, Suriye, Gürcistan, Irak, Ürdün, Lübnan, Sırbistan, Kosova, Makedonya, Bosna-Hersek, Arnavutluk ve Orta Asya Türk Devletleri ile Mısır, Cezayir, Tunus ve Libya gibi ülkeler ile çok yoğun bir diplomasi geliştirmeye ve karşılıklı ticareti ve güveni arttıracak adımları seri bir şekilde atmaya başladı. Türkiye bu hamleleri başlatmaksızın ve ilişkileri geliştirmeksizin ‘küresel kargaşa’ ile aktif bir mücadele geliştiremeyeceğinin farkındaydı.

Aynı zamanda dinamik ekonomik yapısı, üretken ve genç nüfusu, yüksek büyüme oranları ve işleyen demokratik yapısıyla Türkiye, İslam coğrafyasında baskı ve yolsuzluklardan ve bunların doğal sonucu olarak fakirlik ve işsizlikten bunalmış insanlara ilham kaynağı da oluşturuyordu. İşte tam bu nokta, II. Dünya Savaşı sonrasındaki Bretton Woods sistemi ile dünya düzenini kendi lehine olacak şekilde kurgulayan Batı merkezli dünyayı en rahatsız eden konulardan bir tanesi oldu.

Bir sosyal gerçeklik üzerine ortaya çıktığından hiç şüphenin olmadığı Arap Baharı, Arap coğrafyasındaki sömürü düzeninin ana motoru konumundaki diktotaryel yapıları sallamaya başlamıştı. Mısır’da Mübarek, Libya’da Kaddafi, Suriye’de Esed, Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerinde koltuklarında oturanlar açısından her geçen gün tehlike çanları daha da ağır çalmaktaydı. Böyle bir konjonktürde önce Mısır halkının özgür iradesi ile işbaşına gelen Mursi hükümeti bilindik bir askeri darbe ile görevinden uzaklaştırılarak yerine Batı silah pazarlarının en iştahlısı olacak bir yönetim, General Sisi ile ihdas edildi. Daha sonra da tüm coğrafyadaki Arap Baharı olgusu çok başarılı bir plan ile Arap Kışı’na döndürüldü. Hiç kuşkusuz bu ‘Arap Kışı’ o coğrafyada yaşayan halkların ümitlerini sonu bilinmeyen bir meçhule tekrardan ertelemesine sebep olduğu gibi, bu hayal kırıklıklarının radikalizmin değirmenine su taşıdığı da aşikardır.

Şimdi ortada ne demokratik düzene sahip bir coğrafya, ne bu coğrafya üzerinde refah seviyesi artmış mutlu ve geleceğe ümit ile bakan halklar vardır, var olan milyonlarca katledilmiş masum ve mazlum halklar, başka ülkelere sığınmış 10 milyonlarca sığınmacı ve tüm bunlara rağmen sömürü düzenini bölge üzerinden devam ettirebilen bir Batı vardır.

Ortaya çıkartılan bu kargaşa düzeninin, Türkiye’nin 2000’li yılların başlarında kurguladığı düzen ile yakından uzaktan bir ilişkisi kalmamıştır. O halde yeni duruma uygun yeni stratejilerin geliştirilmesi bu kargaşa düzeni ile başa çıkabilmenin yegâne yoludur. Bu stratejinin ana motoru da yine Soğuk Savaş sonrasının en önemli özelliği olan tek kutuplu dünyadan ziyade, çok kutuplu bir dünyaya yönelik olarak yeni siyaset geliştirmek olmalıdır, yani yeni bir küresel ortak çıkarlar topluluğu…

Bu yeni küresel ortak çıkarlar topluluğunun en önemli parametresi Türkiye’nin etki alanının bilindiği bölgelerde vesayet altına alınmamış ülkeler ile güç birliği siyaseti oluşturmaktır. Başta Suriye sorunu olmak üzere birçok bölge sorununun aşılmasında bölgenin en önemli devletlerinden Rusya ve İran ile geliştirilecek siyaset bu açıdan çok büyük önem taşımaktadır. Her ne kadar Türkiye, Rusya ve İran arasında bölgeye yönelik birçok görüş ayrılıkları bulunsa dahi, AB’nin başat ekonomileri olan Almanya, Fransa ve İngiltere ile ortak paydalar bularak bu siyasete eklemlemek önümüzdeki zaman diliminin en büyük kazanımı olacaktır.

Bu perspektiften bakıldığında tüm Güney Doğu Avrupa ve Balkanlara yönelik bir enerji projesi olan Türk Akımı projesi başta olmak üzere, Çin’den Avrupa içlerine kadar inşa edilmesi planlanan ‘bir kuşak bir yol’ küresel ticaret projesi akla ilk gelen ortak vizyon projelerindendir.

 
Yusuf Alabarda
А retired officer of the Turkish armed forces and NATO units, an expert in international security and national defense, as well as the author of numerous publications on private military firms (Turkey)   Uluslararası Savunma ve Güvenlik Uzmanı.TSK ve NATO’nun çeşitli birimlerinde Albay rütbesinde görev yapmış emekli asker, analist ve akademisyen.  Güvenlik stratejileri kapsamında Türkiye, Ortadoğu, Rusya, AB ve ABD ekseninde ulusal ve uluslarası medyada ( Al Jazeera, TRT World, TRT Haber, 24 TV) analist.  “Savunma Kaynaklarının Planlanması ve Yönetimi” konusunda ABD-California’da (NPS) yüksek lisans, “Türkiye’de savunma siyasetinin belirlenmesinde AK Parti Hükümetlerinin Rolü” konulu tezi ile doktora yapan Yusuf Alabarda, özel askeri firmalar, savunma sanayii, güvenlik bürokrasisinin reformu, askeri darbeler, savunma kaynaklarının yönetimi konulu pek çok makalenin yazarıdır.